2-8 Ekim tarihlerinde “Gençlik Çalışmalarında Halkla İlişkiler ve Yeni Medya” konulu uzman eğitimi semineri için Almanya’nın Bonn şehrindeydik. Bonn; 91 öncesi Almanya’nın iki başkentinden biridir. Sonrasında duvarlar yıkılıp birleşince başkent Berlin olmuş. Fakat bakanlıkların bir kısmı halen Bonn’da bulunmaktadır. Bunlar öğrendiğimiz ilk şeyler olmuştu.
Neyse binmiştik sonunda teyyareye. Ekip arkadaşlarımdan Dilruba ve Damla ile yolculuk ederken
bizi nasıl bir haftanın beklediğini az çok tahmin edebiliyordum. Keza Dilruba’nın İspanya anılarını dinleyip fikir sahibi olmamak imkansızdı :) Çok keyifli bir sohbetin ardından “Wilkommen” yazısı ile ilk adımımızı atmıştık. Eskilerin tabiri ile gavur memleketi Alamanya’ya gelmiştik . Valizlerimizi beklerken bir taraftan da etrafı gözetliyoruz. O kadar Almanca ve İngilizce yazı arasında bir Türkçe metin dikkatimizi çekiyor. “Lütfen hastalıklı yiyeceklerinizi getirmeyiniz” tarzında bir yazı. Bu yazıyı görünce hadi canım ordan deyip Almanlara kızgınlığımızı dile getirsekte patlayan valizlerin içinden fışkıran turşuları gördükçe hak vermeye başlıyoruz.. Köln havaalanında bizi sevgili tercümanımız Hüseyin abi ve Igor karşılamıştı. Bonn’a doğru hareket etmiştik sonunda. Sapanca taraflarında yolculuk eder gibiydik tek fark sakin şoför ve sürücülerdi :) Bonn şehrine geldiğimizde gözlerime hakim rengin yeşil olması tüm ön yargılarımı yıkmıştı. Botanik bahçesinde gibiydik. Ki zaten kalacağımız otelin 50 metre solunda bir botanik bahçesi ve tam karşısında da biyoloji fakültesini görmekteydik.
Eee Türkiye’den gelipte Almanlara “Turkish Delight” götürmemek ayıp olurdu :) İlk buz kırıcı bizim tatlılar olmuştu. Sonrasında Almanlar bize aynı samimiyetle karşılık verip “balkabağı” çorbasını önümüze
koymuşlardı akşam yemeğinde. Sonuç mu? “How can we go Turkish restaurant?” :) Genel olarak damak tadımız çok farklıydı. Yemeklerde çok fazla sos ve baharat kullanıyorlardı. Eti çok kullanıyorlardı. Ben gibi etobur bir adam bile haftanın sonuna doğru vejetaryen yemekleri söylemeye başlamıştı. Ancak oyma ekmek içinde sunulan Arnavut göveci harikaydı ve tatlı konusunu aşmışlardı, bayıldım :) Yemek konusunda son kez “döner” ile ilgili şunu söylemek istiyorum. Almanya’da yapılan döner ile Türkiye’de yapılan döner arasında uçurumlar var. Ve neden bu kadar çok sevdiklerini “Almanya’da hiç Türk döneri yediniz mi?” sorusunu yöneltmeleri ve soluğu bir Türk dönercisinde almamız üzerine anladım.
İlk tanışmanın ardından yorgunsanız odalarınızda dinlenin değilseniz lazer gösterisi izlemeye gidelim önerisi geldi. 2 Ekim’in Alman birleşme bayramı olduğunu öğrendik ve biz ne yorgunluklar gördük diyerek kaçırmadık tabi ki. Saat 8 gibi şehir merkezine gelmiştik. Hınca hınç bir kalabalık hakimdi. Çanlar çalıyor, insanları meydana gelmeleri için son çağrılarını yapıyordu. Milli bir gündü ve bir devlet büyüğü eski başkentte konuşma yapar diye beklemekteydik. Oysa bu adet sadece Türklere aitmiş :) Çan seslerinin kesilmesiyle merhum Bethowen’ın büyülü notoları yükselmeye başlamıştı Bonn semalarında. O arada ‘döner sever Dorothee’ ünlü piyanistin bu şehirde doğduğu bilgisini alt yazı geçmişti. Eş zamanlı başlayan su ve lazer gösterileri ise bizleri büyüledi. Gece sonunda toparlanıp otelin yolunu tutmuştuk. En son biz kalmıştık sanırım. Etrafta kimsecikler yoktu ve etrafımızda hiç araç olmamasını fırsat bilerek yayalara kırmızı yanmasına rağmen karşıya geçmek üzereydik ki Jörg’ün uyarı öksürüğü ile geri atmak durumunda kaldık. Saat 02.00 civarı :)Gerçekten hoş gelmiştik bu defa.
Gelmiştik gelmesine ancak gelirken Türkiye’den güneşimizi de götürmüştük sanırım. Şanslıydık çünkü bir hafta boyunca hiç yağmur görmemiştik. İkinci gün yoğun bir eğitimin ardından yine sokaklara düşmüştük.
Şehir merkezine giderken harika bir parkın içinden geçiyorduk ve dikkatimizi çeken bir kitaplık vardı bankların yanında. O da ne? Almanya’da öğrencilerle ilgili bir birimde çalışan ve onlarla ilgilenen Serhan bir hafta boyunca olduğu gibi orada da ilk müdahaleyi yapıp, kafamızdaki soru işaretlerini gidermişti. Kocaman bir park, ortada bir dolap ve içinde kitaplar. Serhan’ın almanca metni çevirmesiyle hepimiz aynı şeyi düşünüp birbirimize bakmıştık :) Şöyle yazıyordu “ Buradan kitap alıp banklarda okuyabilirsiniz, eğer isterseniz evinize de götürebilirsiniz ama lütfen evde işinize yaramayan bir kitabı buraya bırakınız.” Türkiye’de böyle bir şeyi gerçekleştirirken ülkenin işsizlik oranı düşer diye düşündüm bir an. Neden mi? Bunun için bir kütüphane görevlisi ve bir güvenlik görevlisine ihtiyaç varda ondan :) Yoksa ortada ne dolap kalır ne kitap diye düşünmekteyim! Neyse bunu belki üniversitede uygulayabiliriz diye notlarım arasına eklemiştim yine de.
Ardından otobüse ve trene binmiştik. Ancak bir eksiklik vardı? Biletimizi basacak bir turnike yoktu veya kimse incelemiyordu. Otobüslere orta ve arka kapıdan binilebiliyor, metroların kapıları ise turnikesiz
sonuna kadar bizlere açıktı. Herhalde inince gösteririz diye düşündük. Sonradan acı gerçeği öğrendik. Oradaki kontrol mekanizması güvendi. Sadece arada polis dolaşıyor, bilet soruyor ve eğer yoksa 40 euro ceza kesiyordu. Ama bir hafta boyunca bize kimse bilet sormadı ve herkes biletini alıyordu. Ben bunları düşünürken istasyonda ve diğer treni beklerken birde ne göreyim? Saçı, sakalı ağarmış 90’ın üstünde olduğu bariz belli bir amca bisikletini sırtlamış başında kaskı merdivenlerden iniyordu. Hey gidi sarı Memet seninde hakkın değil miydi insanca yaşamak ve reva mıydı 65’inde koltuk değneğine muhtaç olmak diye geçirmedim değil içimden.. :(
Konu bisikletten açılmışken ve Almanya’yı bisiklet cenneti diye nitelemişken başlıkta biraz detaylandırayım. Kaldırımlar çift şerit. Başbakanımızın tabiri ile duble yol. Bir tarafı bisikletler için diğer
yarısı da yayalar için. Kaldırımın yetersiz kaldığı noktalarda yollardan birer metre alıp bisiklet yolu yapmışlar. Türkiye’de sadece yayalar için yanan trafik ışığı orada yaya ve bisiklet resmi ile gösterilmekte. Büyük küçük, zengin fakir ve hatta süslü süssüz herkes bisiklete biniyor. Bonn’un en ünlü gece kulüplerinden birinin önünde bisikletli ve gece kıyafetli kızları rahatlıkla görebilirsiniz. Bizim ülkemizde ise her açıdan zor bir durum ve farklı olayların ilk
habercisi olabilir Allah muhafaza :) Evleri önündeki lüks arabalara rağmen fakültede ki profesörlerden tutun belediye başkanına kadar herkesin işe, okula bisikletle gelip gittiğini öğrendim. Kıskandım! Oysa ne mutluydu babası ile pedal çeviren minik alman kızı. Bizde ise baba bisikleti alsın yeter dahası beklenmez. Beklesekte nafile.. İstasyonlarda, parklarda, meydanlarda yüzlerce bisiklet görmeye alışkın bir insan değilim ben. Ve ne yazık ki alışamadık millet olarak bisikletle yaşamaya. Bisiklet mevzusunu çok karıştırmak istemiyorum çünkü demir dikeninden sürekli patlayan lastiklerim geliyor aklıma, geriliyorum! :)
Eee Almanya’ya gidip de akrabalarımızı ziyaret etmez miyiz? Bonn şehrine 5 km bir yerde ikamet eden İbrahim abimleri unutmak ayıp olurdu elbette. Eee burayı neden anlatıyorsun diyebilirsiniz pekala :) Evlerine gittiğimizde gerçek anlamda yoğun bir sıcaklık bizleri karşılamaktaydı. Eee biz öyle kalorifer ısınmayı pek seven bir millet değiliz. İlla ki soba olcak. Üzerinde çayımızı kaynatıp, kestanemizi pişireceğiz :)Ancak ilk başta anlayamadım evde soba olduğunu çünkü sobadan daha çok vitrini andırıyordu. Kaloriferde vardı ama soba ek olarak çalışıyordu ev büyük olduğu için muhtemelen. Daha sonra İbrahim abim öyle kafasına göre soba kuramadıklarını, kurmak için belediyeden bir görevlinin ölçüp
biçmesinden, altına cam koydurmasından ve tüm önlemleri almasından sonra izni alabildiklerini bana anlatır. Bunlar aslında zulüm değil sosyal bir devletin yapması gerekenler. Soba zehirlenmesinden ölenlerimiz aklıma geliyor ister istemez.. Farklı milletlerle kardeşçe yaşayabiliyorlar. Sokaklarda bir huzur var. Bir İskoç gencin etek giyip sokaklarda dolaşmasını ve hatta üstüne Amerikan bayraklı tişörtünü giymesini kimse yadırgamıyor bizden başka. Farklı pencerelerden hayata bakıyorlar ama güneş her eve giriyor. Ülkemde perdelerin çekilmesi beni üzüyor. Üniversitelerimde hala sağ-sol kavgası yapılıyor, türban tartışılıyor, sınav soruları çalınıyor ve gelecekten bahsedebiliyoruz. Üstüne birde AB’ye alınmadığımız için Hıristiyan birliği deyip çamur atıyoruz. Neyse biraz öz eleştiri yaptıktan sonra konumuza dönelim :)
Köln şehrine gitmeden önce Dom Katedrali’nden bahsetmişlerdi ancak bu kadar büyüleyici bir mimariye
sahip olabileceğini düşünmemiştim. 300 metreye yakın bir yüksekliği ve 750 yıllık bir asaleti var. Şüphesiz germenlerin övündükleri ve tarihe tanıklık etmiş en güzel yapılarından biri. Bize bilgi veren Alman arkadaşlar burada devam eden restorasyonun dünyanın dönmesinin duracağı gün biteceğini söylüyor. Yani dünya döndükçe o tarihi yapıyı koruma çalışmaları devam edecek. Yıllık 10 milyon euro bütçe ayrıldığını ve bunun için bir dernek kurulduğu bilgisini bizlere veriyorlar. Buna rağmen girişler ücretsiz. Onun dışında Köln Bonn’dan daha büyük, gelişmiş bir şehir. İki köprüsü var biri yayalar ve tren diğeri de arabalar için. Şehri ikiye bölense Ren nehri. Köprünün asma kilitlerle dilek ağacına döndürülmüş olmasını yadırgamadım hatta çok hoşuma gitti. Bizde
ağaca yazma asma olayı onlarda kilit asılarak gerçekleştiriyor. Belki de kilidi takıp anahtarlarını nehre atıyordur alman çiftler bizim aşkımızın düğümü hiç çözülemesin, anahtarını kimse bulamasın diye kim bilir.. Bunun gibi bir gelenekte Köln’de gittiğimiz geleneksel bir barda dikkatimi çekti. Önce şunu belirteyim gittiğimiz yerin yaş ortalamasını 75’e düşürmüştük :) Neyse birer bira içer kalkarız diye düşünmekteydik ki bardağı koyar koymaz yenisini getiriyorlardı. Meğer burada ki adet bizim çay bardağının üstüne kaşık koymamızla aynı şeymiş. En sonunda bira bardaklarının üstüne koyduk bardağın altındaki kağıtları ve kalkabildik :)
Artık ülkemize dönme vakti gelmek üzereydi. Son gece Alman dostlarımızın önerisi ile hep birlikte bir Türk restoranına gittik. Ancak yıllardır soğuk insanlar dediğimiz germenler bizlere maneviyatı büyük hediyeler almışlardı. Yemeklerimizi bitirdikten sonra herkesin hediyelerini takdim ettiler. Herkese kendi ilgi alanları ve onu anımsatan bir hediye almışlardı. Örneğin en uykucumuz Damla’ya üzerinde Almanca “ 5 dk daha” yazan bir uyku bandı hediye etmişlerdi. :) Çankırı tuzunu Almanlara tanıtan ve orada gördüğü bir tuzluğa
bakarak biz bunu neden düşünemedik diye iç geçiren Aykut’a da o tuzluğu hediye etmeleri manidardı. :) Bana ise çevre ile ilgili 2011 takviminin üzerinde yer aldığı bir kitap ayracı. “Daha çok çevre ile ilgili kitap okuyayım ve insanları daha çok aydınlatayım diye.” Bu şekilde açıklamışlar ve bizi oldukça duygulandırmışlardı. Aynı gün Miriam’ın bana kendi çevre rozetini hediye etmesi ve Alman ekip lideri Cristiane’nin bizlere geri dönüşümlü poşet vermesi çok anlamlıydı. Poşet pirinç ve tarhana karışımı kokuyordu ve hala saklamaktayım :) Poşet mevzuu açılmışken bir anımı anlatmak istiyorum. Türkiye’ye dönmek üzere havaalanına gitmemize 15 dk kalmıştı. Ama biz birkaç arkadaş Alman çikolatası alamamanın hüznü içerisindeydik. Otelin 50 metre sağında market olduğunu öğrendik. Koşa koşa gittik, hızlı bir şekilde alışverişimizi tamamladık ve kasaya geldik. Alacaklarımı aldım kasiyer bayana parasını ödedikten sonra poşet vermesi için bekleyişe geçtim. İngilizce bilmediği için poşet istediğimi anlayamadı. Veya anladı almanca karşılık verdi geri dönüşüm kutusunu göstererek. Bunlarda demek ki poşeti geri dönüşüm kutusundan çıkartıyoruz diye bir şaşkınlık geçirdim. Benden sonra alışveriş yapan almanı izlerken para vererek poşet aldığını görünce olayı çözdüm ve bir poşette ben istedim :) Bu benim için güzel bir anı oldu. Ve daha sonra öğrendim ki daha büyük süper marketlerde geri dönüşüm için pres makineleri oluyormuş. Ve örneğin 100 kilo kağıt getirdiniz. 10 Kilosu 1 euro diyelim. Makine ölçüp,presledikten sonra ne kadar tutuyorsa bir bankamatik edası ile ödemenizi yapıyormuş. Ve 10 euro’nuzu alıyorsunuz daha sonra alışverişinizi yapıyorsunuz. İnsanları nasıl teşvik etmişler şaşkınlığımı gizleyemedim.
Bunlar bizim için uygulamaya değer projelerdi. Ve yeni bakış açıları kazandırdı. Büyük bir şanstı bizim için farkındaydık. O yüzden bu şansı bizlere veren Türk gençlik merkezi ve Alman gençlik merkezine şükranlarımı sunuyorum.
Artık dönüş başlamak üzereydi. Hava kapalı ve yağmur yağmak üzereydi. Güneşimizi yanımızda götürüyorduk tabi ki :) Havaalanında uçağa geçmek için hareket etmiştik artık son kontroller yapılıyordu. Adaşım Aykut benim solumdaki güvenlik noktasından geçişini yapmak için hareketlenmişti. Ben geçmiştim onda ters bir durum vardı. Polisle konuşuyordu. Polisin planın ne tarzında ki sorularına “no plan, no plan” şeklinde karşılık veriyordu. Meğer Çanakkale’den aldığı bir hatıra mermisini çantasında unutmuş ve polis doğal olarak sorguluyordu. O mermi Aykut’un Almanlara 1. Dünya savaşından kalma manidar bir hediyesi olmuştu. Uçağa binmiştik ama olaylar bitmemişti henüz. O da ne? Dilruba ile yine yan yana yolculuk ediyoruz. Birbirimize bakıp gülüyoruz. Şüphesiz çok eğlenmiştik proje boyunca çılgın reklam fikirlerimizle özellikle :) Dilruba’nın olduğu yerde olay, olayın olduğu yerde Dilruba vardı. :) Ve iki dk sonra uçağın neden geç kalktığını, boğaz turlarının olduğunu belirterek hostese sitem eden teyzenin yanımıza oturması ile yolcuğumuz başlıyordu. Hostesin bize bakıp gülmesi ve manidar dileğini belirtmesiyle uçağımız kalkıyordu. “İyi Yolculuklar” :)
Mail: aykutyilmaz88@gmail.com
Facebook: http://www.facebook.com/aykutyilmaz






Yorumlar
normalde bu kadar uzun yazıları okumayı sevmeyen bir insanım çünkü araya hep alakasız şeyler serpiştirirler ve ne alakası var dememe sebeb olurlar,işte bu yüzden bu kadar içten yazma beni etkiledi sonuna kadar okudum ve her paragrafında gülümsetti,bunl arı bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederim.bu arada muhammed arkadaşıma katılıyorum yollar çok bozuk ve yokuş buralarda bisiklet kullanmak bir eziyet olur diye düşünüyorum ben.böyle yazılarınıda daha sık okmak isterim kolay gelsin:)
ama heralde yazacağın diğer şeylerde bu kadar güzel olurdu,tema ya üye olduğum için bir kere daha sevindim:)
görüşmek üzere
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için